Fotoğraftaki mutsuzluk

Ne zaman o fotoğraflara baksam, mutsuzluk, konuveriyor ellerime,

Tıpkı bir ürkek serçe…

Üzgün mü fotoğraftakiler?

Üzgün mü hava, renkler silik mi?

Tatsızlık mı hakim görüntüde?

Hayır, mutlular, gülüyorlar.

Bakıyorum, çok mutlular.

Gülüyorlar.

Görüyorum, başkasının mutsuzluğu ile gelmiş bir mutluluk bu,

Buna üzülüyorum.

Ne kadar, umarsızlar, ne kadar böyle…

Reklamlar
Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Alaca bulaca

Yine de istemek üzerine kurulu içimdeki düzenek,

Yine de gülmek geliyor içimden bu zilin sesini duyduğumda.

Seste bir kandırmaca var çoğu zaman,

Karışık, alaca bulaca.

Herkese aynı çalan bu zilin, bana başka çalmasını isterdim oysa.

O zil, kimine göre bir adam, kimine göre bir kadın, kimine göre bir eşya.

O, herkese aynı sesi dinletir, uzak da olsa yakın da.

Ahmaklıktır, başka bir melodi beklemek.

Ne yazık, ahmaklığa da yatkın içimdeki düzenek.

Yine de gülmek geliyor içimden o zilin sesini her duyduğumda.

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Lütfen, yapma

Şimdi sana bir soru sormak istiyorum. Benim yanıtını duyup duymamam önemli değil. Sen bu sorunun yanıtını kendine ver, lütfen bunu yap.

Neden?

Neden başka insanların görüntüsü bu kadar ilgilendiriyor seni? Neden onun ne kadar kilolu olduğuna, ne kadar zayıf olduğuna takılıyorsun? Ne oluyor saçları kabarıksa, dümdüz ise, inceyse, azsa? Ne oluyor gözleri iriyse, ufaksa? Ne oluyor beni varsa, çili varsa? Neden o kafacığına bir dert gibi giriveriyor bu düşünceler? Neden kurcalıyor aklını bunlar? Neye ihtiyacın var?

Sende çok olan bir şeyler var da az olan kişiyi arıyor ve sendekini ona vermek için can mı atıyorsun? Sende az olan bir şeyler var da başkasına imreniyor ve sonra onu kıskanmaktan uzak duramıyor musun?  Ne oluyor sana? Ne oluyor?

Ey güzel insan, tatlı kişi, eminim çok güzel bir kalbin vardı. Belki hala var. Ya da belki hala şansın var, o kalbin kirlenmemesi için. Belki de kirlenmişse bile temizleyebilirsin. Yine güzel kalple devam edebilirsin bu hayata.

Sen, ne olur yapma artık bunu. Devam etme buna. Birine bakarken yüzündeki ifadeye bak, sana olan duygusuna bak, onu gör. Gözlerine bak, ne dediğine bak. Sadece insanla ilgilen, bilmiyorsun ama insanların hepsi güzel! Mavisi de, sarısı da, irisi de, miniği de, karası da, beyazı da…

Beden ile ilgilenme ne olur. Bedenin sahipliği yoktur. Elde tutulmaz kilo denen şey, tutulmaz sağlık. Değişiverir herşey birden, anlamazsın. Bir bakarsın, kilosu az/çok olan sen olursun, saçları kabaran/azalan sen, gözleri kısılan/irileşen sen, ağzı küçük/büyük olan sen, ne varsa başkasında eksik olarak nitelendirdiğin bir bakmışsın sen ona sahip olmuşsun. Ki dediğim gibi sahiplik yoktur, misafiri ağırlayan olursun sadece, bu da zordur.

Lütfen, hangi sözün kimi ne kadar incitir bilemezsin, asla tahmin edemezsin, lütfen yapma. Lütfen.

Sadece kendin ile ilgilen. Kimseye bedeniyle değer verme, bedeniyle ilgili yargılama kimseyi. İlla ki bir bedeni yargılayacaksan, aynaya bak. Çünkü o bedene bakmak senin sorumluluğun.

Seni tanımıyorum ama lütfen sözlerimi dikkate al, yapma. Bir musibet bin nasihatten iyiymiş derler, dilerim ki musibete gerek kalmadan iyileşir kalbin.

Sevgiyle kal, mutlu ol ve mutlu et herkesi.

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Aşk

Üzerinde pek düşünmediğim bir konu bu yazının konusu. Pek değil, hiç düşünmediğim. Çünkü söz konusu o olunca düşüncenin etrafımda dolaşması mümkün olmuyor. En azından bugüne dek dolaştığını görmedim.

“Beyin mi, kalp mi ?” ikisinden birini seçme gerekliliği, yol ayrımı. Bu konu bu ayrımı gerektiren konulardan birisi. Ama maalesef yanılgının aksine ne beyin ne kalp bence onun seçtiği. Konuyu duyar duymaz nasıl ya saçmalama kalptir seçilen, kalptir hükmeden diyeceksiniz birçoğunuz. Önce bir kulak verin bana, sonra ikna edişinizi bekleyeceğim sabırsızlıkla.

Konumuz, canım konumuz. Sevgili konuğumuz. Bir şarkının sözleri ile başlayalım kendilerini hoşlamaya.

“Sen bana ederimden, ağrılı kederimden fazlasını hiç vermedin, hüzünbaz bahçelerde düşüver üstüme ay ışığında hiç sevişmedim.” (Burcu Tatlıses /Ay)

Bile isteye can acısına devam ettiren beynin işi mi ? Bunları görmezden gelen kalp mi? Kalp mi beyni kontrol ediyor ? Öyle ise can acısı nasıl akla gelebiliyor? Tamamen uyuşmuş ve bunu fark etmeyen bir beyin olmaz mıydı karşımızda, eğer kalp ise seçilen? Veya farkındaysa tamamen bu acıya katlanmayı reddetmez miydi, eğer beyin ise seçilen?

Bence ikisi de hakim değildir vücudunuzda, eğer söz konusu oysa.

Aşk.

İlk düşüncem, karşımızdakiyle değil bizimle ilgili olduğu. Her şey bizde saklı. Karşıdakiyle gerçekten ilgisi yok ve aşık olmak çok kolay. Eğer biz istiyorsak. Devamlı hayal etmek, devamlı gözümüzün önünde olması. Bir süreklilik oluşturmak ve sonrasında farkında olmadan gelen bir mutluluk ile karşılaşmak. Heyecan, hoş hisler. Kendini bilerek birine aşık edebilir insan. Zaman alır ama olur. Ve platonik bir dünyaya ilk adımlar atılabilir.

Evet, bunlar benim düşüncelerim iken şimdi okuyacaklarınız da benim düşüncelerim.

O, tamamen anlık çarpışmalardan oluşuyor.

Tıpkı iki nesneyi havada atmanız ve birbirlerine çarpmaları gibi. Onların birbirine değmesi gibi karşınızdaki insanla aranızdaki iki etki birbirine değiyor. Bakışlarla gelen bir şey. Kesinlikle bakışlarla çok ilgisi var. Gözlerden geçen bir etkisi mutlaka var. Görmeyen insanlar için ise durum nasıl oluyordur ? Bu kez, bu geliyor aklıma. Demek ki fiziksel bir göz değil sebep. Demek ki o etki gözlerin ardında bir yerden geliyor.Göz yeşilmiş, karaymış, bunlar hikaye.

Gördünüz işte, onun hakkındaki fikirlerim bile net değilken onun net bir şey olduğundan söz etmem mümkün değil. Var bence o, ama nerede neyle ilgili nasıl var bilemiyorum. Her geçen zaman, her geçen aşk bana onun hakkında yeni bir yorum, her yoruma yeni bir cümle katıyor kesinlikle.

Sonuç olarak, onun hakkında “ne güzel bir şeydir o” diyeceğim, tam diyecekken aslında nasıl da can sıkabildiği takılıyor aklıma. Hep beynin işleri bunlar, bu düşünmeler. Galiba şu an aşık değilim.

İyi ama, hiç mi ?

 

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Yanlışlarımı seviyorum

Yanlışlarımı seviyorum. Duymayan kalmasın hayatım yanlışlarla dolu ve ben onları seviyorum !

Çok seviyorum. Çünkü doğrularımı onlarla buluyorum, yolumu onlarla düzenliyorum. Hayatımda emin olduğum şeylerden biri bu :  ölene dek yanlış yapacağım.

Yanlış yaptığım anlarda bazen utanıyorum, bazen kendime kızıyorum. Bazen yerin dibine geçseydim keşke diyorum! Sanki bu gezegende çok zamanım varmışcasına, bazen saatlerimi hatta belki günlerimi, bu yanlışı düşünerek, bu yanlışın pişmanlığını hissederek harcıyorum. Kalıcı bir heykelim ben bu gezegende besbelli!

Dönüp kendime bunu dedim bir gün. Kimsin sen ? Nereye gidiyorsun bir baksana. Nedir bu dert nedir bu tasa ? Yaptıysan yaptın, kim ne düşündüyse düşündü. Düşündürdüklerinden sorumlu değilsin, sorumluysan da ne olacak ? İstersen kendini Kaf Dağı’nda hissettirmiş ol değersiz bir insana, istersen birinin değerli bir malına zarar getirmiş ol. Bedelleri ödemekten kaçmadan, kalpleri kırmadan kabul et yanlışlarını. Ne var bunda ? Ne kadar zor bu ? Çok mu ? Bir de şunu düşün şimdi: can mı kaybedildi, can mı acıtıldı ? Cana gelmediyse mala geldiyse bak yoluna. Bakabil.

Yücelttiğin değersizler kendilerini ne sanarsa sansın, yanlışların varsın böyle yanlışlar olsun. Bak yoluna.

Hayat güzel, ömür kısa.

Sen bir yanlış kaç doğru kazandırır hiç düşündün mü ?

Düşün.

 

 

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

İç içe döngü

Mutlu olduğumu sanarken, mutsuzmuşum

Mutluluğun peşine düştüm seni unuttum,

Neredesin çalıkuşum?

Anlatayım gel sana:

Önce mutluluk ellerimde sandım, ellerime baktım

Yokmuş, ama ben bunu o an anladım.

Şaşırdım, şaşkınlığımı gizleyemedim

Kızgınlık geldi şaşkınlığın ardından,

Feryat figan ortalığı birbirine kattım,

Ellerimde sandığım mutluluğu aradım.

Kim aldı diye herkesi suçladım.

Sen mi?

Sen mi ?

Hanginiz ?

Hanginiz aldı onu ?

Suçlamak ne kolaydı !

Suçlayınca hafifleyeceğim sandım,

Suçlu ortaya çıkacak ve bu karışıklık bitecek,

Ben mutluluğuma kavuşacağım

O, yine ellerimde olacak sandım.

Öyle olmadı.

Şaşkındım, şaşkınlığımı gizleyemedim,

Herkes gördü.

Onlar da bana şaşırarak bakıyorlardı.

Anlayamıyordum onları,

-Neden ?

Fakat bunu onlara soramıyordum da.

Onların şaşkınlığının sebebine takılarak kaybedecek vaktim yoktu.

Koştum sağa sola,

Bakındım, arayacaktım her yeri

Ancak suçladıkça azalmasını beklediğim yüküm daha da artmıştı sanki,

Kıpırdayamıyordum,

Boğulmuşcasına,

Daracık bir alanda sıkışmışcasına

Nefessiz,

Güçsüz,

Bitap…

Böyle perişan bir hal.

Mutluluğu arayacak halim kalmamıştı

Fakat mutluluk olmadan da yaşayamazdım

Ellerime baktım tekrar

Bomboş ellerime,

Benim, çizgileri iyice belirginleşmiş, sanki o çizgileriyle yazılar yazan ellerime…

Kim aldı, kim?

Sen mi ? Sen mi ?

O etraftaki, bana şaşkınlıkla bakan yüzlerden biri konuştu sanırım o an;

-Sen

Ben ?

Çok sinirlendim,

Kendimi tutamadım ve içlerinden birisine vurmaya yeltendim

Evet, bunu yapmak üzereydim ne yazık ki.

Yapmadım o an evet, fakat bir tanesi daha aynı şeyi tekrarladığı an benim için kendime hakimiyet bitmişti;

-Sen.

Vurmuştum onun yüzüne var gücümle.

Ardarda çok kez hem de.

İnanamadım o an olana.

Ellerim, benim çizgileri iyice belirginleşmiş,

O çizgileriyle sanki yazılar yazan ellerim,

Kıpkırmızıydılar.

Şaşkındım, çok şaşkın.

Gizleyemedim bu şaşkınlığımı da.

Etraftakiler şimdi de neden şaşırıyorsun ki dercesine bakıyorlardı bana.

Ne etraftakileri ya ?

Düpedüz bendim onlar.

Ben.

Bir yığın aynaya bakan ben,

Onlarca bana bakıyordum o an yani.

Anılarım;

Düşerken ben, koşarken ben, severken, nefret ederken, yemek yerken, uyurken, yalan söylerken, dürüst olurken…

Bir sürü ben.

Kan içindeydi ellerim.

Fakat bu da gerçek değildi muhtemelen.

Mutluluğu ellerimde bulamayınca suçladıklarım benmişim meğer,

Meğer kendimi suçladıkça hayatımı küçültmüş, kendime nefes bırakmamışım.

Meğer mutluluğu ararken kendi kendime yok etmişim;

Hatalarıma veya acemiliklerime kızarak,

Kendimi hep suçlu ilan ederek.

Aynı zamanda kendi kendimin bu haline de şaşırmışım,

Mantığım bana şaşkınca bakmış bir köşeden.

Kanıyordu ellerim hala.

Kanı durdurmadım.

Aynaları kırdım tek tek.

Böylece tüm hatalarımı kaybetmiş olduk kan kaybından.

Hafifledim o an, hem de nasıl !

Bu kadarı ile yetinebilir misin hikayenin ?

Sonrası henüz okunmadı çünkü.

Ah ah, ben nasıl unuttum seni çalıkuşum?
Olanlara üzüldün mü sen de şimdi ?

Çok karışıklık yaşadım yoksa seni unutmam mümkün değildi.

Dargın mısın bana ?

Darılma cancağızım…

Hikayeden asla koparmam artık seni.

Devamı için sabırsızsın, heyecanlısın.

Ben de öyleyim.

Devamının ilk kısmı şöyle;

Mutluluğu aramaya devam ederim, fakat bu kez, kırmızı, kareli, karelerinin kenar çizgileri siyah olan gömleğimin, minnacık sol cebinde suçlu kim sorusundan başka bir soru taşıyarak; mutluluğu kayıp mi ettim yoksa hiç mi olmadı o benim ellerimde ?

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bütün dünya buna inansa

En nihayetinde insanlar hatalarını kabul etmeseler bile cezalarını bulurlar efendim. İlahi adalet vardır. İnanmayan birini buna inandırmak güç. Fakat bana sorarsanız vardır. En iyi ihtimalle, sap döner keser döner, gün gelir hesap döner.

Fakat hiçbir kötü, kötülüğü uyguladığı esnada bunu düşünmez. Asla düşünmez. İnanmaz belki. Belki buna inansa o an kötü diye nitelendirilen o olmazdı.

Belli dönemlerde hepimiz bu nitelendirmeye maruz kalmışızdır. Kalırız. Kendimiz o sıfatı bile isteye üzerimize alırız. Bazıları için ise bu sıfat kalıcı hale gelebilir. 

Neden bazı kötüler, ben kötüyüm demez de kötülüğün sebebi başkası gibi davranır? Neden başkasını vicdan azabına sürükler, onu acılara bırakıp kendi neşeye koşar? Neden doğruca, dürüstce suçu üstlenemez insanlar? Böylesi daha mı kolaydır? Neden utanmazlar ? Neden hesabın bir gün dönebileceğini hiç düşünmezler.

Yoksa hesap hiç dönmeyecek mi ? 

Kötüler hep mutlu olacaklar, onların hüzne sapladığı diğerleri ise hep saplandıkları yerde mi kalacaklar ?

Buna inanmak istemiyorum. Korkuyorum bundan.

Kötü hiç iyi bir sıfat değil.

Bu cümle de çok anlamsız bir cümle oldu biliyorum. Ama iyi olmayan ne varsa silip atsak keske şu dünyadan. Konu her ne ise, devlet meselesiyse, aşksa, malsa, mülkse, sağlıksa… her neyse, iyi olsak, o birilerini üzen insanlar yok olsalar, hiçbirimiz o insanlardan olmasak. Aşkın acısı değil hazzı konuşulsa, savaşlar değil bayramlar görüntülense, ölümlerden ziyade doğumlar konuşulsa, kardeşce, aşkla, sevgiyle, el ele olsa herkes, tüm insanlar.

Şimdi, evet şimdi o devran dönse, hesap gelse, sizin kötünüz kimse, sizi üzen kimse, hesabını ödese, özrünü dilese. Adalet yerini bulsa ve kötülük birer birer kaybolsa. 

Şimdi. Evet şimdi.

İçten bir dua keşke bizi kurtarsa…

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Serap görmeye gerek var mı gönül?

Ee kara göz, nasılsın ? Ben seni görmeyeli epey zaman oldu oyle değil mi ?

Sen beni görmeyeli veya biz görüşmeyeli demiyorum, o konuya hiç girmiyorum. Çünkü sen beni hiç görmedin ki zaten. Görünür mesafede görmedin, gözünün önünde, dilinin ucunda, kulağındaki tınıda… Görmedin beni.

Sonra da görmenin imkansız olduğu yerlere gittin. Artık nasıl ümidim kalsın kara göz? Ben ümidi çoktan bıraktım, çoktan, sana vedayı başlattığım yazımı yazdığım vakitler…

Zaten gitmeseydin de beni görmeyecektin demeye çalışıyorum. Ben bunu anladım ve vazgeçtim kara göz. Çünkü mecburdum. Görmeyene görünmeye çalıştım ama görmek istemeyene görünmek imkansız bilirim, ben de vazgeçtim.

Artık ben de seni göremeyeceğim. Sevin, kurtuluyorsun yavaş yavaş. Giderek uzaklaşıyorsun kara göz. Çok uzaklara gitmenle burada yanımdaykenki uzaklığın arasında fark yok, bilirim. Ama diyemem “zaten uzaktın kara göz” diye, diyemem. 

Gelsen, ne güzel olurdu.

Ama ne söylüyorum ben böyle. 

Olamaz, bu hayal değildi, seraptı. Vazgeçildi.

Ve bu yazı bir vedanın devamı. Serap görmeye gerek yok.

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Karlar düştü

Sevgili edebiyat öğretmeni ablama ithafen,

“Karlar düşer, düşer düşer ağlarım. Hep ismini, hep ismini anarım.”

Karlar düştü, biz hüzünlendik. Geçmiş düştü aklımıza, ağladık, yine hüzünlendik. Hüzünlendik de ne oldu ? Karlar mı eridi ? Yaşlar mı dindi ? 

Sahi, kış gelmekten vazgeçti mi ? 

Kar ve kış. Illa ki kıyamet demek mi ?

-Düşünceler toplandı. Zor bir karardı. Fakat kolay değil de denemezdi hani. 

   Karışıktı yani. Düşünceler karışıktı.

Kar, beyaz bir şeydi, temiz bir şeydi. Kış, soğuk ve çoğu zaman karanlık, fırtınalı ve yahut fırtınayı anımsatan bir şeydi. Beyaz ise, masumiyet, huzur, saflık demekti. Bu iki zıt şey bir arada iken nasıl oluyor da karamsarlık galip gelebiliyordu? 

Nasıl olur da karlar düşünce bizi hüzün kaplardı? Görünen o ki, aslında kar, kışın karanlığını aydınlatan şeydi. Yani hüznü çağrıştırması saçmaydı. 

-Düşünceler sarıldı. Koklaştı. Sırnaştı.      Ortalık iyice karışmıştı. Bilinenler şaşmıştı. Gerçek, neydi ? 

Kar, hep kışın sonuna doğru gelirdi. Kar erirse bahar gelirdi. Öyle değil miydi ?

Bu durumda da kar, asla hüzünlü bir şey olamazdı. Aksine böyle bakınca kar, umudu, bekleyişi çağrıştırıyordu.

Belki tek kötü tarafı yalnızlığı anımsatmasiydi, ama hüznü kesinlikle değil. Yalnızlığı. 

Yalnızlık da beraberinde hüznü getirmez miydi ?

-Düşünceler ayrıldı. Parçalandı, dağıldı.

   Ortalık karıştı. Düşünceler savaştı. Çok zordu. Doğrular yanlışlarla iç içe girmişti. Yalanı ve gerçeği ayırmak çok güçtü.

Düşünce gücü. Düşünce gücü… 

Gerçeği bulmanın hazzı.

Yalnızlık her zaman hüzün demek değildi. Yalnızlığın sebebi, durumu, sonucu herşeyi değiştirirdi. Ve kar ile anımsanan yalnızlık, sonrasında ortadan kalkacağı bilindiği için hüzün vermemeliydi. Değil mi ? Güneş doğar ve o his de yok olur. Güneşin doğmaması gibi bir durumun ihtimali yoktur.

-Düşünceler dayanamayıp boşverdi. Çok uzun bir süre herşey böylece kaldı.

Bir gün, olmadık bir şey oldu. Karlar düştü ve hayat başladı.

Çünkü üşüdüğünü hissetmek hayat belirtisi değil miydi ? 

O gün birisi üşüdü.

Hissetmeyen, hissettiği gün, o gün, onun için hayat başladı. Yeni hayatına karlar düştü. Üstelik ortalarda, hüznü anımsayan yoktu. Hemen sonrasında da bahar gelir miydi ? Hissettiği kalıcı olmasa da, kardan adamlar onunla kalmayacak olsa da, ki bunu bile bile kara aşık olmuştur kendisi, kar ilk kez umut olmuştu. Karlar düşmüş ve birisi yaşama dönmüştü, hissetmişti. Yeniden, yeni hayata selam vermişti. 

Kar gidecek, fakat bahar gelecek. Öyle değil mi ?

-Düşünceler şaşkındı. Düşünceler sevinçli. Düşünceler duygulu. 

Ortalık karışıktı.

Düşünceler ve duygular karışmıştı.

Bir kere olmuştu işte, karlar düşmüştü. 

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kara göze merhaba diyelim

Kara gözü bilir misiniz ? Kara göz. Ben öyle diyorum ona. Size biraz ondan bahsetmek istiyorum. Sadece kendime saklamak isterdim onu ama kara göz benimle olmadığını bana fark ettirdikten sonra içimde kalmamalı artık. Kalırsa daha da kocaman oluyor. İçime sığmıyor, daralıyorum.  Bu, kilo almak gibi mi ? Değil. Ne enine ne de boyuna büyüyor. Ama büyüyor. Şekilsiz, biçimsiz ama güzel büyüyor. Ama büyümemeli artık. Artık kara göz içimde olmamalı. İçten dışa çıkmasının bir yolu da yazmak. Umuyorum ki yazdıkça küçülecek. Azad edeceğim kara gözü. Gözlerimin hapsinden kurtulacak. Hayallerimden kurtulacak. Onu gördüğümde etrafa yayıldığını hissettiğim yoğun etkiden kurtulacak. Aslına bakarsanız, onun hiç hissetmediği etkiden.

Benim pek kibar, pek sıcak kara gözüm, azad olmayı hak ediyor. Gerçekte benim değil, ama kara göz ismini ben verdiğime göre, kara göz için benim kara gözüm diyebilirim değil mi ?

Aslında, benim olması değil mesele, benimle olması.

Bunun olmadığını da gördüğümüze göre, azad vakti geldi.

İşte bu yüzden, kara gözü yazacağım biraz. Belki de çok yazarım. Bir süre yazarım böyle. Azad için. O hep hep bilinsin, hep tanınsın. Tanısanız siz de seversiniz. Çok güzeldir gülmesi. Kara gözleri de pek güzeldir. Kara göz adi üstünde.

Kara göz, bilmiyorsun bunu ama bu bir azadin başlangıcı. Sen hapsolduğunu bile bilmiyorsun oysa. Belki de hapsolan benim de farkında değilim. Belki ben içimi senle doldurup hapsoldum.

Evet, bu yazının başlığı merhaba. Ama aslında vedalaşmanın başlangıcı.

Sen, düşünme, gidiyorsun, sevin.

Categories: EDEBİ KARALAMALAR | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.